Avanos Gazetesi Avanos Haberleri

Perşembe
11 Mar
ANASAYFA YAZAR

YAZAR

Türkiye Üstüne Bir Makale ve Yapılan Yorumlar

Ülkemizde gelişen olaylar karşısında, siyasi parti liderlerinin farklı tavır sergilemeleri önce vatandaş, daha sonra da kurumlar arası ayrılığı keskinleştirdi. Bunun böyle olacağı aylar öncesinden belli olmuştu.

 

Seçim tarihi yaklaştıkça gittikçe keskinleşen görüş ayrılıkları vatandaşa yansıyor. Vatandaş, olayları büyük bir gerginlik içinde, herkes kendine yakın bulduğu medya kanallarından izleyerek bir karara varmak istemektedir. Bu anlamda medya da ikiye bölünmüş durumda.

 

Ülkemizde yaşayan insanlar tam anlamıyla üç gruba ayrılmış durumdadır. Birinci grup, Türk ordusunu ülke güvenliği için tek varlık gören, ona güvenen ve onunla her zaman gurur duymak isteyen , Atatürkçü düşünceyi savunan, laik, çağdaş, sosyal bir hukuk devletinde yaşamak isteyen kesim. Bu grup içine kendini milliyetçi ve ülkücü sayan, ülke bütünlüğünden yana insanlar da dahil edilebilir.

 

Diğer grup ise, anayasal zorunluluktan dolayı laik görünmeye çalışan, orduya güvenmeyen, hatta orduya karşı geçmişten gelen kendine has bir husumet besleyen ve bunu fırsat buldukça ordu ile çatışma vesilesi sayan bir kesim.

 

Üçüncüsü ise arada kalmış, ne olup bittiğini bir türlü anlayamayan, hangi kesim daha keskin yorumlar yapar ve olayları daha canlı, daha heyecanlı ve renkli verirse o yöne meyil gösteren grup. Kararsız denilen grup, en çok bu üçüncü grubun içinde yer alıyor.

 

Tüm bunların ötesinde, ülkemizde yaşanan olaylar dış basında da gittikçe yoğunluk kazanmaya başladı. Türkiye üstüne yazılan haber ve makalelerin altına yapılan yorumlar ilginç.

 

01.03.2010 tarihli The New york Times Gazetesinde Türkiye’nin son zamanlarını değerlendiren bir makaleye yapılan onlarca yorumlardan Türkçe’ye çevirebildiklerimden bazıları şöyle:

 

“Türkiye, Batı ve Avrupa Topluluğundan çekilerek İslam dalgasına yanaşma sinyalini veriyor. Elveda, İnsan Hakları."

 

"Atatürk, Türkiye’yi aklı selim bir dünya içine sokmuş, ordu da bu durumu korumuştu.Teokratik bir yapılaşma ile Türkiye karanlık içine yürüyor."

 

"Kötü haber! Amerika, senin yüzünden, sen öyle istediğin için."

 

"Türkiye, ordu ile fethedemediği Avrupa’yı yakında İslamlaştırarak fethedecek."

 

"Teokrasinin suçu, İran gibi. Hatta dine dayanmayan askeri bir dikta."

 

"Kötü haber! Türkiye İslam Cumhuriyeti ve diktatörlüğü. Geleceğin İran’ı yetişiyor."

 

"Bekle ve gör."

 

"İslam ve demokrasi birlikte yaşayamaz. Şeriat ve demokrasi bağdaşmaz."

 

"On yıllık sürede Türkiye’de demokrasinin ayakta kalması zor görünüyor."

 

"Türkiye hala laik bir ülke. Ayrıca İstanbul’un New York’tan bir farkı yok. Fakat yeteri kadar eğitim alamamış ve iş imkanlarının olmadığı yerlerde halk, fiziksel ihtiyaçlarını doyurabilme mücadelesini veriyor. Bunlar, ne olup bittiğinin farkında değiller.”

 

Özellikle kısa yorumları aktarmayı tercih ettim. Daha uzun yorumlar var. Bunlar Atatürk ve Atatürkçülük gibi bildiğimiz ve muhtemelen Türkiye’den yazılmış yorumlar. Ayrıca Ermenilerin ve bazı radikal Kürtlerin kasıtlı olarak yazdıkları yorumlar da belli oluyor.

 

Bana göre, böylesi yorumlar Türkiye’nin, son yıllar ve aylarla birlikte dışardan görünen yanlış veya doğru bir imajının belirmeye başlaması açısından oldukça önemli.

Hüseyin Seyfi

 

Dosta Mektuplar

   Sevgili dost,
   Uzun zamandır yazamadım biliyorum. Bunun için üzgünüm. Ama bundan sonra sık sık yazıp, hal ve ahvalimi, düşüncelerimi yazmaya çalışacağım. Önce nasıl olduğumu merak ediyorsun biliyorum. Nasıl olalım işte. Halimiz belli. Ama ben yine de bazı çarpıcı hususları kaleme almaya çalışayım. 55 yılın gamı, derdi ve çilesini bir kenara koyarak, şu anki halimi arz etmeye çalışayım. Geceler boyu bol bol çalışma, insana, kültüre birşeyler verebilmek, bildiklerimi paylaşmak ve gördüklerimi, izlenimlerimi sana anlatarak biraz derdimi dökmek isterim. Hem de bu satırların ilerde belki tarihe bir ışık tutacak anektodlar olarak faydalı olabileceğini de düşünüyorum.
  Bu satırları kayseri'de şubat ayının sonlarına yaklaştığımız, cemrenin havaya düştüğü bir günde kaleme alıyorum. Şu anda iki kitap üzerine çalışıyorum. Birincisi Anadolu ağıtları ile ilgili uzun zamandır bekleyen bir çalışma, ikincisi de Almanya notlarını ve oradaki insanlarımızın durumunu ele alacak bir kitap olacak. Anadolu ağıtlarıyla ilgili uzun zamandır çalışıyorum, ağıtlar topluyor, dostlarıma ellerinde kayıtlara geçmemiş, unutulmaya yüz tutmuş anadolu ağıtları varsa göndermelerini rica ederek biriktirmeye devam ediyorum.
 Tabii bu arada bol bol internet siteleriyle ilgilenmek zorundayım. Bazı sitelerimizi güncellemek, bilgilerini  tazelemek, yeni projelerle şair ve yazar dostlarımızla, isteyen dostlarımıza yeni internet siteleri kurmakla malum emekli maaşıyla geçim kavgası verdiğimiz bu günlerde ufak tefek de olsa katkılar yaparak hayatta kalma mücadelesini de sürdürüyoruz.
  Ha bu arada biraz da ülke de neler oluyor, ne yapıyorlar değinmek istiyorum. İnanın Türkiye'nin kafasının karışıklığı kadar da benim kafam karışıyor. Bir yanda ülkenin çözüm bekleyen sorunları varken adeta hergün bir gündem yaratılıp, insanımız yok öyleydi yok böyleydi gibi kavgalara sürüklenerek kutuplaşma gittikçe büyütülüyor. Bir taraf kendinin haklı olduğunu söylerken, öbür taraftan da ülkenin elden gittiğine, asker ve yargının sindirilerek faşist ve dikta bir düzenin kurulması çalışmalarının hızlandığına varan suçlama ve söylemlerle haber bültenleri bir acaip hale gelmiş durumda.
 Bu arada Almanya'ya iki seyahat yaptım. Birincisi 2009 ekim ayında çok değerli şair dostlarımız ve Türk dünyasının ünlü şairlerinin de katıldığı muhteşem şölenlerle 40. sanat yılımızı Almanya, Belçika ve Hollanda gibi üç ülkede kutlama nasip oldu, bu yüzden dünyanın en mutlu insanı olarak kabul ediyorum kendimi.
 İkinci seyahat ise aralık ve ocak ayı başlarında değerli şair hemşehrim Dr. Nedim Uçar ile birlikte Almanya Kapadokya Kültür derneğinin davetlisi olarak katıldığımız toplantı, şiir şöleni ve dinletileri ile Duisburg 8. astec fuarında kitaplarımızı imzalamak nasip oldu. Bunların detaylarını daha sonraki mektuplarımda kaleme alacağım. Şimdilik böyle bir özet yaptıktan sonra gelecek mektuba kadar senin de düşünmeni, soracağın ve merak ettiğin hususları da yazmaya çalışırım inşallah.
  Şimdilik bu kadarla yetinelim ve gelecek mektup da başka konularda buluşalım değerli dostum.

Son Güncelleme ( CUMA, 05 Mart 2010 22:32 )

CHP değişir mi?

CHP’nin İstanbul kongresinde yine değişim, dönüşüm solganları atılmış geçen pazar günü.
İl Başkanı Gürsel Tekin, “Dünya değişiyor, çağ değişiyor, biz de değişeceğiz“ demiş...
Ne güzel!
CHP lideri Baykal, ‘tarihi bir dönüşüm’ün müjdesini vermiş partisi için...
Ne kadar iyi!
Peki heyecanlı mı?
Hayır.
Çünkü hep aynı film...
Baykal’ın CHP’si her seçim öncesi değişir!
Bu konuda gerçekten yaratıcıdır Baykal.
Seçimler yaklaşırken mutlaka bir iki pırıltılı slogan bulur.
Program değişikliği için komisyonlar kurar, her ağıza bir parmak bal çalan seçim bildirgeleri hazırlatır.
Bu açıdan çok beceriklidir.
Kimi kadın, kimi erkek yeni süsler, alımlı saksılar bulur buluşturur ve yerleştirir partisinin vitrinine.
Onlarla seçim meydanlarında otobüslerin üstüne çıkar, ellerinden kollarından tutup havaya kaldırır, kalabalıkları heyecanlandırır.
Değişim ve yenilenme şarkılarıyla yola çıkar.
Nabza göre şerbet veren, iyi slogan oturtan konuşmalarla kalabalıkları dalgalandırır da.
Kendisine gönülsüzce atılacak kerhen oylara da, ödünç oylara da meydanlarda talip olur.
Sonra?..
Sonrası hep aynıdır.
Seçimi yine kaybeder.
Ama koltuğunu kaybetmez!
Baykal’ın CHP’si kaç yıldır Avrupa sosyal demokrat çevrelerinde saygınlığını yitirdikçe yitiriyor, Sosyalist Enternasyonal’de de adım adım topun ağzına geliyor. Ve Enternasyonal’de Baykal’ı kapının önüne koymak isteyenlerin sayısı gitgide artıyor.
Bütün bunlar Baykal’ın umurunda mı?
Hiç sanmıyorum.
Dünya onun etrafında döner!
Ama ben de değişim ve dönüşüm sözcüklerini Baykal’la yan yana getiremiyorum.
Dünya değişir, Baykal’ın CHP’si değişmez!

Sarılar - Zank Höyük

Sarılar - Zank Höyük

        Uygarlık tarihinde höyüklerin önemli bir yeri vardır.

         Höyükler için, eski yerleşim yerlerinin yıkılması veya doğal tahribi sonucu, bu yerleşim yerlerinde toprağın,taşın üst üste gelmesiyle oluşan kalıntı tepecikleridir denilebilir.

      

  Eski çağlarda, insanlık, ağaç kovuklarında ve mağaralarda yaşadıklarından bu dönemlere ait höyük izlerine pek rastlanmaz. Çünkü höyükler yerleşim kalıntılarının üst üste gelmesiyle oluşmuştur.

        Burada, niçin yerleşim yerleri hep aynı yerlerde üst üste yapılmış, diye bir soru düşünülebilir. Höyüklerin bulundukları yerlere dikkatli bakıldığı zaman, günümüzde bile bu yerlerde bir pınar veya su akıntısının olduğu görülür. Bu bize, höyük noktalarının çevrede yerleşime en uygun olduğu yerleri gösterir. 

     Kapadokya üçgeninde, Avanos ilçesine bağlı Sarılar kasabasının sınırları içerisinde, bulunduğu arazinin adı ile anılan Zank Höyük’te 1990’lı yıllar içinde, Prof Hüseyin Sever’in başkanlığında resmi bir kazı yapılmış olup, buluntular Nevşehir Müzesinde sergilenmektedir.

         Zank Höyük’te bulunanlar, Erken Tunç Çağı’ndan (M.Ö 3000-2000) başlayıp Geç Roma dönemi  (M.S 3-4.yüzyıla kadar) uygarlıkları içermektedir.

      Zank Höyük yüksekliği ,yaklaşık 30-40metre,üstten çapı ise 300 metre civarındadır.

      Anadolu’da bulunan öteki höyüklerde olduğu gibi Zank Höyüğün de başı defineciler ile derttedir. Çoğu yeri define arayıcılar tarafından delik deşik edilmiştir.

     

Bu höyüğü ne zaman ziyaret etsem kazılmış, eşilmiş yeni yerler görürüm. Bu son ziyaretimde de, daha önce görmediğim yeni kazılı yerler görerek üzüldüm. Sanki bir gün önce kazılmıştı. Henüz, çamur, onca rüzgar ve güneşe rağmen kurumamıştı. Doğa koşullarına direnerek ayakta kalmaya çalışan höyükler arsız ve yüzsüz kişiler tarafından örselenirlerken kaderlerine terk edilmişlerdir.

     Oysa höyükler en güzel uygarlık zenginliğimizdir. Bu açıdan düşünüldüğünde, Turistik Kapadokya yöremizin tarihi  buluntulara, arkeolojik eserlere çok ihtiyacı vardır diyebiliriz. Tarihi eserlerin korunması başta vatandaşlarımız olmak üzere, yerel ve merkezi yöneticilerin görevidir. Tarihi eserleri koruma ve onları sahiplenme duygusunun da bilinçle mümkün olduğu inancındayım. Hüseyin Seyfi

  Sarılar - Zank Höyük

  Sarılar - Zank Höyük

   Sarılar - Zank Höyük

  Sarılar - Zank Höyük

  Sarılar - Zank Höyük

  Sarılar - Zank Höyük

  Sarılar - Zank Höyük

  Sarılar - Zank Höyük

Son Güncelleme ( PAZARTESi, 15 Şubat 2010 23:12 )

Tekel İşçilerine

Tekel İşçilerine

Ülkenin zor şartlarında bir iş bulup başladınız çalışmağa. Vardiyalar saydınız, gece gündüz, soğuk sıcak demediniz kendinizi işinize verdiniz. İş yerinizde dostluklar, arkadaşlıklar kurdunuz. İyinizi kötünüzü iş arkadaşlarınızla paylaştınız. İş yerinizi eviniz bildiniz. Ailenizle paylaşamadığınız dertlerinizi amirlerinize, arkadaşlarınıza açtınız.

Örgütlenip, sendika üyesi olunca kendinizi daha güvenli hissettiniz.

Çoluk çocuk yetişti geldi. Onları okullara gönderdiniz. Borçlanıp harçlanarak kooperatiften bir hisse alıp iyi kötü ev sahibi oldunuz. Bir de kendinize göre arabanız oldu.

Çocuğunuzdan biri üniversite kazanınca çok sevindiniz. Bu, size ayda beş yüz lira gibi ek bir yük getirmiş olsa da zorlanmadınız. Yiyeceğinizden, içeceğinizden, giyeceğinizden kısarak yaşamla mücadelenizi sürdürdünüz.

Tüm bunlarla uğraşırken iş yerinizin kapatılacağı, daha doğrusu el değiştireceği haberini aldınız. “Olsun, devlet değil mi, bir kolayını bulur” diye önceleri pek dert etmediniz. Ama aldığınız haberler ve çıkan kararlar pek sandığınız gibi olmadı. İşyeri ve iş değişikliği, arkasından maaşınızın yarıya inmesi gibi problemlerle karşılaşacağınızı hiç tahmin etmediniz.

Görüşmeler, açıklamalar sizi tatmin etmedi. Nasıl tatmin edecekti. Planınızı, programınızı işinize göre yapmış ve öyle yaşıyordunuz. Çocuklarınız, eviniz her şey işinize göre ayarlıydı. İçinizden , "unu eleyip, kalburu asanlar" tazminatlarını alıp emekli oldular. Ama siz, yaşınız ve yaşantınız gereği o şansı elde edemediniz.

“Peki nolacak şimdi” diye kara kara düşünüyorsunuz. Günlerdir evinizden, çoluk çocuğunuzdan ayrı, soğukta, kışta meydanlarda eylemlerinizle haksızlığa uğradığınızı anlatmaya çalışıyorsunuz. Kiminiz baba, kiminiz anne olarak çok zor günler geçiriyorsunuz.

İşçi ve memur konfederasyonları sizi desteklemek amacı ile grev kararı alarak uygulamaya soktu.

Kamuoyu sizlerle yakından ilgileniyor. Hiç birinizin mağdur olmasını istemiyor ve sizi destekliyor. Özlük haklarınızı elde etmeniz umuduyla. Hüseyin Seyfi

Son Güncelleme ( CARSAMBA, 10 Şubat 2010 23:39 )

Yunak

Yunak

Nevşehir’liler bilir düğünlerimiz çok renkli ve çok değişik olur. İstanbul’a seneler önce yerleşen Nevşehirliler bile hala geleneklerimizi göreneklerimizi sürdürür. Büyük bir zevkle devam ettiririz. Bunlardan biride benim. Evet 27 Haziran 2009 da evlendim ve tüm adetlerimizi yaptım. Sizlerle paylaşmak istiyorum.

 Örneğin yunak tüm Nevşehirliler bilir bilmeyenler için kısaca anlatayım.

 Evlenecek kız düğününe bir ay kala akrabaları sevdikleri tarafından davet edilir. (yemeğe çağrılır) gelinde giderken arkadaşlarını alır davet veren kişinin evine gidilir yemek yenilir def eşliğinde gelin oynatılır geleneksel kıyafetlerle. Kına gecesine bir gün kala son davetine gider en yakın akrabası alır (Hala,teyze veya yenge) ben halamdaydım son davet yunak(yunak kelimesi yunmaktan yani yıkanmaktan gelir) olur. O gece orada kalınır. Gelin ve arkadaşları o gece oyunlar oynar eğlenirler, gece damat gelir ve oradaki kızlara çerez içecek gibi şeyler getirir. Damat geline bir miktar para verir o gece ve ertesi gün gelini yıkayana ve saçını tarayana o para verir bahşiş derler J gelinin saçı taranırken def çalınıp türkü söylenir. Gelinin annesi ağlatılır. Yunak sabahı akrabalar gelir ve Nevşehir’in en güzel yemeği olan etli bulgur pilavı büyük tencerelerde yapılır ikram edilir. Ve damat tarafı yunağın ertesi günü gelini almaya gelir davul zurna eşliğinde kına yapılacak yere götürür o gece kına gecesi yapılır ve ertesi günde düğün tabii ki. Yani 3 gün 3 gece eğlence yapılır. Davet, yunak ve kına gecesinden kareler sizlerle paylaşmak istedim.

 Lütfen sizlerde bu tarz bilgilerinizi resimlerinizi bizimle paylaşın yayınlayalım. 

 

  Davete gittiğimde yemekten sonra şalvar ve al bağlayıp def eşliğinde Nevşehir’e özgü oyun oynanır.

 

 

 

 

 Yunak halamdaydı onu da oynattıkJ

 

Def çalıp hem oynadık hem ağladık. Tabii bunlar mutluluk göz yaşları.

  Nevşehir’in meşhur çobana gitme oyunu oynuyorlar. Yerde oturan annannem 70 yaşında ve etrafında ki Safiye teyze 55 yaşında bu oyunu eskilerimiz biliyor ve çok eğlenceli bir oyundu.

 

 Ve yunağın ertesi günü tüm bayanlar toplandı geleneksel kıyafeti giydirdiler. Bu kıyafet çok eskiden gelinlik olarak giyilirmiş.

  

 

 

Damat tarafı geldi gelin almaya.

 

 

Hüzünlü bir vedalaşmanın ardından kına gecesinin olacağı yere gittik.

 

 

Kına gecem

 

Mustafa Kemal, "AB"ci' Değildir

Mustafa Kemal,

Zırt pırt lafını ediyorlar ya: "Atatürk'ün en politik vizyonu Batı Uygarlığı"dır diye... Yazılarını okuyan ve bilmeyen de sanacak ki, Mustafa Kemal, BATI'nın kıçına takılmış sömürge bir ekonomiden yana...

Külliyen yalandır uydurmadır...
Bakın, o dönem adıyla "İMTİYAZÂT-I ECNEBİYE" şimdiki adıyla "Küreselleşme" (Kayıtsız koşulsuz AB'ci ve Özelleştirmeci olma) hakkında İzmir İktisat Kongresindeki konuşmasında Mustafa Kemal neler demiş: (Yazı Metni Osmanlıca, çevirerek veriyorum) :
"... Son dönemde Osmanlı devleti, gerçekte özgürlüğünden mahrum bir hale getirilmişti. Bir devlet ki kendi halkından aldığı vergiyi, yabancılardan (anlaşmalar gereği) alamaz olmuştu. Bir devlet ki yabancı yatırımcıları (yanlış yaptıklarında ) yargılama hakkına sahip değildi... Bu kadar da değildi... Doğrudan doğruya milletin hayati önem taşıyan ihtiyaçlarını oluşturmak için, örneğin lokomotif yapmak için, örneğin fabrika açmak için devlet özgür değildi... Hemen müdahale edilirdi... Yaşamını oluşturmaktan yasaklanan bir devlet özgür olabilir miydi? Söylediğim gibi, devlet özgürlüğünü çoktan kaybetmişti. Ve Osmanlı devleti yabancıların bir sömürgesi durumundaydı. " (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, cilt II, s. 104, Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü, 1952)
Mustafa Kemal, bu sözleri "İMTİYAZÂT- I ECNEBİYE" (bugünkü KÜRESELLEŞME) için etmiştir... Şimdi nasıl, benim gözümün içine baka baka kendilerine Atatürkçü diyen kişiler Küreselleşmeyi ve Özelleştirmeyi savunabiliyor... Hem de Atatürkçülük adına...
Mustafa Kemal, İzmir İktisat Kongresi açılış konuşmasında "Hakimiyet-i Milliye" karşısına bir de "Hakimeti-i İktisadiye"yi koymuştur.
Ne demektir "HAKİMİYET-İ İKTİSADİYE" ? "Ekonomik özgürlük" değil mi?
Mustafa Kemal devam eder:
"... Siyasi ve askeri zaferler ne kadar büyük olurlarsa olsunlar, iktisadi zaferle taçlandırılmadıkça, kazanılan zaferler sürekli olamaz, az zamanda söner. Bu nedenle en kuvvetli parlak zaferimizin bile, semeresini görmek için ekonomik egemenliğimizin sağlanması ve sağlamlaştırılması, yaygınlaştırılması gerekir... " (age.. s107)
Devam ediyorum Mustafa Kemal'in dediklerine:
 "... efendiler, zannetmeyin ki biz yabancı sermayeye karşıyız. Hayır, çok emeğe ve sermayeye ihtiyacımız vardır. Fakat, kanunlarımıza uymak koşuluyla, yabancı sermaye teminat vermeye hazırız. Ama arzumuz odur ki yabancı sermaye bizim egemenliğimize var olan servetimize uysun. " (age, s.109)
Şimdi ne diyecek bizim "küreselleşme" ve "AB" yandaşları : "Bakın Atatürk'te yabancı sermayeye açık"...
Dananın kuyruğu o değil... Bakın ardından ne şartlar getiriyor Mustafa Kemal:
"...fakat eskisi gibi değil... Mazimizde ve özellikle Tanzimat sonrası yabancı sermaye ülkemizde özel bir yere sahip olmuştur. Devlet ve hükümet, yabancı sermayenin bir tür "jandarmalığından" başka bir şey yapmamıştır. Ama artık her medeni devlet gibi, millet gibi yeni Türkiye buna izin veremez. Ülkeyi esir ülkesi yapamaz. " (age. s.109)
 
Ey, "KÜRESELLEŞMECİLER" !
Ey, "AB" CİLER" !
Ey, "ÖZELLEŞTİRMECİLER" !
Mustafa Kemal, size daha ne desin?
                                                                                                                     Yazar: Ufuk KESİCİ

Son Güncelleme ( PERSEMBE, 28 Ocak 2010 13:13 )

Sağlıklı Yürüyüş Ölçüsü

Sağlıklı Yürüyüş ÖlçüsüBin kilometrelik bir yolculuk önce ne ile başlar, hiç düşündünüz mü? İster uçakla, ister araba veya trenle ne ile giderseniz gidin, tüm yolculuklar ilk adımla başlar.

 

İnsan, yaşamında ilk adımın önemi büyüktür.

 

Yürüyüşe başlangıç da ilk adımladır.

 

Sağlık için insan, yürüyüşe zaman ayırmalıdır.

 

Yürüyüş şekli ve süresi nasıl ve ne kadar olmalıdır? Bunun için belirlenen bir süre var mıdır?

 

Yürüyüş nasıl olmalıdır?

 

En önemlisi yürüyüşün insan sağlığı açısından yararları nelerdir?

 

Önce, New York Times, Eric Naourney tarafından yazılan bir makaleden çevirebildiğim üç satırı aktaracağım;

 

Bir dakikada 100 adım ve ötesi. Haftada en az 150 dakika.

 

Bu hesaptan, 30 dakikada 3000 adım.

 

Haftada en az 15000 adım.

 

Yürüyüş temposu nefes alış sıklığına göre ayarlanır. Yürürken konuşabilmek sağlıklı tempoyu gösterir. Konuşmanın çok rahat olması yürüyüş temponuzun artması gerektiğine işaret eder.

 

Düzenli yürüyüşlerin kansere karşı koruyucu etkisinin olduğu ileri sürülmekte. Kolon kanseri riskini önemli ölçüde azaltıyor.

 

Kan basıncını, tansiyonu olumlu etkiliyor.

 

Spor, jimnastik ve yürüyüş gibi aktivitelerin erken ölüm risklerini düşürdüğü biliniyor.

 

Vücudun fazla şeker oranını düşürüyor.

 

Kalp ve akciğer sağlığı için oldukça yararlı.

 

Yürüyüş, kemik kırılmalarına, bel fıtıklarına karşı dirençli hale geliyor.

 

Fiziksel aktivite kalbi kuvvetlendiriyor. Güçlenen kalp çalışırken yorulmuyor, az çabayla çok kan pompalıyor, damardaki basınç düşüyor.

 

Halk arasında göz tansiyonu olarak bilinen glakom- gloucoma riskini azaltıyor.

 

Kendinizi sıkıntıda hissettiğiniz zaman yürüyüşe çıkın.

 

Yürüyüş kırlarda ve sevdiklerinizle olursa daha zevkli ve eğlenceli olur.

 

Uzun yürüyüş esnasında üşütmemeye gayret gösterilmeli. Böbrekler önemli.

 

Üşüme hissi ile birlikte terlediğiniz zaman önlem almanız gerekir. Bu yüzden çok soğuk havalarda, bulunduğunuz çevreden fazla açılmayın Terlemek ve üşümek ikisi bir arada sağlığa zarar verebiliyor.

 

Yürüyüş, çok tok karnına yorucu olabilir.

 

“Eğer düzenli yürüyüşün ilacı hap haline getirilse idi, herhalde dünyanın en popüler ilacı olurdu”

 

Yürüyüş sürekli haline geldiğinde, kolay kolay bırakılmayacak iyi bir alışkanlığa dönecektir.                                                                     Hüseyin Seyfi

 

Kay: New York Times, Eric Narourney

 

About. com

 

AARP.org

 

 
  • «
  •  Başlangıç 
  •  Önceki 
  •  1 
  •  2 
  •  3 
  •  4 
  •  5 
  •  6 
  •  7 
  •  8 
  •  9 
  •  10 
  •  Sonraki 
  •  Son 
  • »
Sayfa 1 - 13